Mart 2009 yerel seçimleriyle beraber ülke sath-ı mahallinde “seküler ulus devlet” elbisesi giydirilmiş bir ülkenin vatandaşları olarak bizlerin, yüreğimizi yoklama ihtiyacını hissetmemizi gerektirecek gelişmelere şahit olduk. Artık seçimler birilerinin tabiriyle “demokrasi şöleni” olarak değil, yalancılığın, dalevelerin, komplo teorilerinin, ideolojik bağnazlıkların, öldürmelerin, yaralamaların ve neticesi olarak da bir ruh sağlığı anaforunun takvimleri olarak tarihe geçecektir.
Kabaran politik ihtiraslarımız, ideolojik tabularımız, grup psikolojisi girdaplarımız, oynadığımız “demokrasi oyunu”ndaki sahtekârlıklarımız, seçimler üzerinden hayal ettiğimiz ticari kurnazlıklarımız ve seslendirmekten korktuğumuz daha nice kirliliklerimiz sahiden toplum olarak ruh dünyamızın fotoğrafını iyi okumamız gerektiği gerçeğiyle yüzleştirmektedir bizleri.
Modernizm’in bizleri öz değerlerimizden, köklerimizden koparan gerçekliği yetmiyormuş gibi, bu süreci daha da olumsuzlaştıran, tetikleyen takvimsel süreçler de daha vahim bir noktaya bizi sürüklemektedir.
Seçim süreçlerinde insanlarımızın Kur’an-ı Kerim’in tabiriyle öfkelerini yutabilme
basiretinden yoksunlaştırılmış olmaları, birbirimize rahmet ifade eden Allah’ın birer ayeti olma kimliğimize bir kez daha halel getirdiğimiz bir süreci geçirdik.
Bu takvimsel süreçlerin zaten alabildiğince sarsılmış olan ruh sağlımızı bir kez daha artçı depremlerle tetiklediği kesin.
Dünyevileşme sürecimiz, hem kısa hem de uzun vadede bizlere ağır maliyetler çıkaracağı kesin.
Dünyevileşme oranında rabbimizle ilişkilerimizi sıkıntıya sokmaktayız. Allah’ın son din ve bir nimet olarak sunduğu, medeniyetin tüm zenginliklerini mündemiç aziz İslam’ın değerler sisteminde sistematik bir tarzda uzaklaştığımız gerçeğini yaşamaktayız.
Türkiye’nin siyasi, sosyal, tarihi hatta coğrafik gerçeği bizlerin ruh dinginliğini kutsallarla zenginleştirme fırsat ve imkânının önünde söz konusu engelleri aşmada hala zorlandığımızı hissediyoruz.
Bu sosyolojik gerçeğimizden hareketle ruh dünyamızı zenginleştirici dinamikleri ve duyarlılıkları geliştirmeye en fazla ihtiyaç hissettiğimiz bir dönemi yaşıyoruz. Bizleri ayrı adacıklarda yaşamaya mahkûm eden büyük bir ailenin dağılmış sahipsiz çocukları olarak, geniş Mezopotamya tarlasında leş kargalarının gözlerimizi oymaya fırsat vermeyecek hikmetli bir duruş sergilemeliyiz. Yarınlarda kontrol dışı bir işleyişi önlemek için fotoğrafı şimdiden iyi okumalıyız.-Bu cümleler geniş anlama yelpazesine alabildiğince açık…
Fıtrat dini olan İslam ile sıkıntılı halimiz sih çölündeki şaşkın, nankör İsrail oğullarının halet-i ruhiyesini hatırlatmakta.
Ruh dünyamızın zihnimize gönderdiği yakıcı açlıklarımızı mümince paylaşmak, bu minval üzere bir ihtiyaçtır kuşkusuz. Yani bir anlamda ruh dünyamızı toparlamaya dair birkaç küçük ayrıntıda yoğunlaşmamız, vebalimize karşı bir nebze sadra şifa olur diye mırıldanıyor yüreğimiz belki de sessizce…
Nerede karşısında diz çöküp feyiz alabileceğimiz bilgelerimiz / alimlerimiz…
Nerede halkı Müslüman olan ülkelerin / kavimlerin kendini materyalizm dalgasına kaptırmış saf çocuklarına hikmetli bir dur çekebilecek erdemli aydınlarımız…
Çocuklarını sabah namazına kaldırma hassasiyetini gösteren annelerimizin sayısı parmakla gösterilecek kadar değil mi? Ruh dünyası ölmüş bir topluma ancak bu fotoğraf yakışır.
Sabah namazı dönüşünde katıksız muhabbetlerle günün en güzel vaktinde evlerine dönen yaşlı amcaların şehir sokaklarına güzellik katan, insana güven veren bu güzelliklerine hiç ruhumuza zevk katan bir incelikle onları kendi balkonumuzda izleme ihtiyacını hissedebildik mi?
İdeolojik / politik ihtiraslarımızla, bürokratik abartılarımızla, resmiyet kokan her yanımızla çekilmez bir gettoya dönüştürdüğümüz kocaman şehirlerden uzaklaşıp, dört yaş grubundaki çocuklarla kırlarda uçurtma yarışı yapma zevkini hiç tattık mı?
Ailece bir piknikte cemaatle namaz kılmayı hiç denedik mi?
Her yönü ile bize mesafeli “ öteki” olarak kabul ettiklerimizin hüzün ve sevinçlerini paylaşabilme inceliğini gösterebildik mi?
Yaşlılarımızın dünyasına ne kadar girebiliyoruz? Aynı dili ne kadar konuşabiliyoruz?
Sokaktaki çocuklara bir şiarımız olan Allah’ın selamını veriyor muyuz?
Çocuk esirgeme kurumunu kaç kere ziyaret ettik?
Kapıcımızla bir kahvaltı yapabildik mi?
Toplumsal ilişki ağımızı hiç kontrol edebildik mi?
“Ne kadarı Allah rızası için?” sorusunun cevabını cesaretle kendimizden dinleyebildik mi?...
Sabah namazını kılan 12 yaşındaki kız çocuğumuzun kıyamdaki duruşunu ruh sağlığımız için hiç izleyebildik mi?...
Banka idarecileriyle “derin ticari görüşmeler”imizden sonra annemizin mezarını ziyaret etmeyi hiç denedik mi?
Yürek trafiğimizdeki merhamet damarlarımızın kuruyup kurumadığını vicdanımıza hiç sorabilme cesaretini gösterebildik mi?...