1.51
1.97
59,889
Şefik SEVİM

DÜŞÜNCE UFKU

Şefik SEVİM


8 Şubat 2009
font boyutu küçülsün büyüsün

Bireysellik


Bireyin topluma karşı sorumluluklarını, haklarını ve de toplumsal faydayı merkeze almaktan çok, bireysel faydasını, istikbalini ve yaşam idamesini eksene alan ve kendini daha çok liberal dünya görüşüyle görünür kılan bir anlayıştır/ duruştur. Başka bir deyişle, toplumun acılarını, sorunlarını ve nereye gittiğine dair kaygıları öteleyen, kendi sorun, acı ve gidişatını önceleyen bir tutumdur ve hatta bir yaşam tarzıdır denilebilir. 

     Batı merkezli olan bu anlayış, “ daha çok özgürlük” sloganıyla pragmatist bir dünya görüşünün oluşmasına kaynaklık etmiştir. Bu anlayış, insanlığın ortak değerleri olan ahlak, adalet vb. birçok kavramın aşınmasına bu minvalde şekillenmesi gereken erdemli, sosyal paylaşımcı, sorumluluk aşılayıcı ortamların buharlaşmasına neden olmaktadır.

     Sanayi ötesi toplumlarda tüm teknolojik araç- gereçlerle güçlenen bu dalga, ahlaki ve erdemli değerleri merkeze alan yaşam anlayışına karşı ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Bu nedenle, bireyselliğin nedenlerini, gerekçelerini ve doğurduğu sonuçları, İslami bakış açısıyla değerlendirmemizin yarınlarımız açısından bir zorunluluk olduğu aşikârdır.

     Tarihsel süreç içerisinde olayı değerlendirdiğimizde bireyselliğe neden olan temel bazı unsurları sıralamak mümkündür.

     Egemen güçlerin kendi tebaalarına karşı uyguladıkları despot politikalar ve onun yarattığı acziyet psikolojisi, bireyselliğe yol açan bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu psikoloji, bireylerin kaldıramayacaklarına inandıkları sorumlulukları üstlenmemeleri gerektiğine dair bir anlayışı da beraberinde doğurur. Bu anlayış, bireysellik kapısını aralar.

     İnsanın özünde olan zengin olma, güzel yaşama hırsının bireyin hayatını sarmalayıp kuşatması. Güç ve imkânların, fiziki şartların oluşması neticesinde de insanın kendini yeterli görmesi, modern yaşam tarzında hayatımızı kuşatan konfor, mefruşat, araç-gereç gibi imkânların çokluğu bu bireysellik duruşunu besleyen ve tetikleyen gerçekler olarak karşımıza çıkmaktadır.

     Sosyal sorumlulukları muhtevi yapıların, çabaların, organizasyonların ilke ve disiplinler adına, beşer boyutunu zorlayıcı bazı müeyyide ve hesapların dayatılması, özellikle dinsel yapılaşmalarda mutlak itaatin gerekliliği, sorgulayabilme yeteneğini yasaklayıcı, her şeyi hikmetle görebilme gerçekliğinin de dayatılması bireyleri süreç içerisinde bireyselleşmeye iten önemli faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.

     Modernizmden en ağır hasar alan aile kurumunun önemsenmemesi, gerekli kurum ve uzmanlarca işlenmemesi, daha doğrusu toplumun, ailenin ne kadar mübarek bir kurum olduğu bilincinde olmaması bireyselciliğe davetiye çıkaran önemli bir etken.

     Bütün bunlarda liberal-kapitalist dünya görüşünün hakim olduğu toplumlarda neredeyse toplumu dizayn ve deforme etmede en etkileyici güç olan görsel ve yazılı basının etkisi de göz ardı edilmemelidir. İslam gibi dareyn ( dünya ve ahiret ) mutluluğunu ve kurtuluşunu esas alan dinamik disiplinler vazeden bir dine hayatiyet kazandırmak bireysellikle mümkün değildir.

     Bireyselcilik fıtrata ve vahye aykırıdır. “insan” kimliğine aykırıdır. Ünsiyet anlamına gelen insan kavramı bir iletişim neticesinde bir hukuk oluşturmaktadır. Bireyselcilik fıtrata aykırıdır dedik. Çünkü insan, ifade etmekte bile zorlanacağı ölçüde nimetlerle bezenmiştir. İnsan, akıl, duygu, konuşma vb. ürettikçe anlam bulabilecek bir varlıktır. Vahye aykırıdır; çünkü Vahiy; Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde tüm kozmik âlem ve içerisindeki canlıları tanımlar. Ölçü koyar, sorumluluk belirler, fiillerin neticesinde oluşan sonuçlar amel anlamında bir keyfiyet kazanır. Hayatın onlarla anlam bulabileceği anahtar kavramlar sunulur. İnsanlığa naslar belirlenir, medeniyetlerin temelleri atılır, elçiler gönderilir, bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin anlam bulabilmesi için, ahlak, adalet, erdem ve hukuk gibi temel değerlerinin hakkının verilmesi gerekir. Bu da doğal olarak çaba, iletişim, sorumluluk ve nihayetinde bedel ister, fedakârlık ister, paylaşım ister. Teselli gerektirir. Sabır ve özgüven azıklarının gerekliliğini hissettirir. Bütün bunları elçilerin, Salih insanların tarihinde görebiliyoruz. Bireyselliğe karşı verilmesi gereken bedel bazen İsmail’dir. Bazen Meryem’e Zekeriya (as)’ın tesellisidir. Bazen de Hatice’nin Peygamberimiz (as)’e desteğidir. Kimi yerde de Harun’un Musa’ya ihtiyacıdır. İsa (as)’ın “ benim dava dostlarım nerede?” endişesidir.

     Küresel ifsadın/bozulmanın akıl almaz boyutlarda kurumsallaştığı, yozlaşmanın, çürümenin sınır ve alan tanımadığı çağımızda bir mümin açısından hiçbir gerekçe, ilahi ve insani sorumluluklarımızı daha bereketli kılmaya yönelik kolektif çabaları, dostlukları, birliktelikleri, organizasyonları gereksizliğin mazereti kılamaz. Gerek ferdi gerekse toplumsal çabalarda sorunların insanı etkilemesi doğaldır.

     Problemler, hastalıklar ve vefasızlıklar, ihanetler, nankörlükler, insanla ilgili bir sorundur. İnsanla beraber vardır. Tarihle yaşıttır. İlk adresi Habil ve Kabil’in çatışmasıdır. Fakat tüm bunlar, toplumsal sorumluluğu ve hayatı daha güzel kılma çabalarına ket vurmamalı, fertleri de bireyselliğin dehlizine atma gibi bir lükse düşürmemelidir. Yaşanan olumsuzluklar ve vefasızlıklar, bireyselliğin gerekçesi ve hele hele  “mutluluk, gerçeklik bireysellikte” şiarını ferde kazandırmamalıdır!

     Fitne dönemleri, yani gayr-i tabii diye tanımlayacağımız süreçler genellikle insanların kendi dünyalarına çekilme ihtiyacı hissettikleri süreçlerdir. Emeviler döneminde bunun çarpıcı örnekleri mevcuttur. Kimi şahsiyetler her şeye rağmen fazilet olarak netleştirdiği çizgide karar kılmış, aktif bir sorumluluk üstlenmiştir. Kimi şahsiyetler ise evine çekilmiş,        “ sabır ekolünden” kendini saymıştır. Bir bakıma tasavvufun yani bireyin kendi iç dünyasına çekilmesi/arınması da bu fitne dönemlerinde neşet etmiştir.

     Mümin, bütün hastalıkların, çirkinliklerin, fitnelerin, ihanetlerin üstesinden gelebilecek nimetlerle donatılmıştır. Zorlu dönemleri hayırlı eylemlerle, çabalarla aşmayı başaranlar tarihte hak ettikleri onurlu konuma gelebilmişlerdir. Esas olan müminlerin birbirlerini yıpratmayacak, gücü dağıtmayacak, özgüvenin yitirilmesine neden olmayacak hikmete uygun davranışlar sergileyebilmeleridir.

     Müslümanın ajandasında/ kimliğinde yer etmemesine yönelik anlayışımızı şu az ve öz hususlarla temellendirmemiz mümkündür. Bunlar:

     —Bireysellik düzleminde Müslümanca şahitlik gerçekleştirilemez. Aksi anlayış ve tutumun, Al-i İmran: 104 ve 110. ayetleriyle gelen ilahi bildirimleri görmezlikten gelmesi gerekir ki, bu da düşünülemez. 

     —Bireyselcilik durağan bir duruşu yaratır. Durağan ortamlar ise ancak donukluk ve hastalık üretir. 

     —En haklı tespit ve eleştiriler dahi asla bıkkınlık psikolojisinin ve mücadele kaçkınlığının meşrulaştırıcı bahanesi olamaz.















Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar (1)
  • münevver / 8 Şubat 2009 18:34

    herzaman ki gibi harikasınız:)yüreğinize sağlık




Bu yazarın diğer yazıları






Basın ve Yayın Haber Siteleri