Tevhide inanan bir toplum, aile, birey bu sınırları tevhitten beslenerek belirlemek ve duruşunu netleştirmek zorundadır. Bu sağlıklı besleniş ve arınarak netleşen duruş, yüce Allah’ın bir “nimetler manzumesi” olarak bizlere ikram ettiği tüm anatomik yapımıza ve temelde de zihni inşamıza apayrı bir anlam katar. Fiziksel anatomik yapımızdan sadır olan, pratik ve günlük hayata dair tüm amellerimize ( algılamalarımıza, duygularımıza, bakış açılarımıza) disiplin kazandırır.
Bir toplumu ayakta tutanın değerler sistemi olduğunu ve bu değerler sisteminin mayasında olan sadakatin, cesaretin, metanetin ve adaletin bir toplumu diri ve güçlü kılabileceği yasasını son Lübnan Ağustos 2006 savaşı ile Ocak 2009 Gazze savaşında tekrar gördük.
İslam Allah’ın son dinidir. Akli ve fıtri meşruiyet zemini tartışılamaz. Allah her şeyin sahibidir. En iyi bilendir. Görendir. Resulleri aracılığıyla eşyayı, olayları ve kendimizi iyi tanımamız için beyyineler/ mesajlar göndermiştir. Yasalar koymuştur. Bu beyyineler ve yasalar çerçevesinde İslam dünyasının bir panoramasını çizdiğimizde bize somut vaki şu tespit ve değerlendirmeleri yapma hakkını verecektir.
Yüzyıla yakındır şovenist, baasçı, ulusalcı Arap rejimlerinin İsrail’e karşı zillet kokan politikalar izlemeleri, mağlubiyetleri ve yer yer ihanetlerine karşılık bir avuç Müslümanın Siyonist çete devletine veya devlet terörüne karşı kahramanca savaşmaları ve dünya basınına yansıyan destansı direnişleri bir kez daha tevhidin beslediği bünyelerin ve hesapların tek kurtuluş adresi olduğunu göstermiştir. Kavmiyetçiliğin, kabileci devlet anlayışının ve süper güçler karşısındaki anlamsız korkuların, yapay mezhepçiliğin ancak tarihin çöplüğünde yerinin olabileceğini göstermiştir. BOP’un demokratikleşme politikalarının bir parçası olan “ ehlileştirilmiş İslam” , “ mezhep kavgaları” ve “etnik çatışmalar” gibi konularda dünya Müslümanlarının basiretle bunu okumaları gerektiği görülmüştür. Son Lübnan- İsrail savaşı ve Gazze direnişi bu projeyi akamete uğratmıştır. BOP’un Müslümanlara getireceği düzen(sizlik) gerçeği görülmüş, pandoranın kutusundan Demokrasi, Özgürlük, Halkların Refahı ve adalet değil, savaş, şehirlerin harabesi, kundaktaki çocukların öldürülmesi, gözyaşı, katliam ve zulüm saçıldığı görülmüştür. Haçlı ruhu ve emperyal hesaplar sanıldığının aksine dinmiş değildir. Ortadoğu’da gelişen İntifada ruhuyla beslenen akil ve adil Müslümanlar, Son Lübnan savaşıyla sadece Müslümanları değil. Dürzîleri, Süryanileri, Ermenileri, Hıristiyanları, hatta ve hatta Laik ve Materyalistleri de zulme karşı korumuş ve Müslümanların onlara da sahip çıkabileceklerini göstermiş oldu. Gazze katliamı sonunda da Hamas’ın hiçbir ayrım yapmadan halkın yaralarını tedavi etmeye yönelik toplumsal projelerini devreye sokması da direnişi ibadileştiren İslami gücün somut bir örneğidir. Bugün BM, AB, Paris Şartı, AGİT, İnsan Hakları Sözleşmeleri ve Beyannameleri vb. Batı uygarlığı adına her ne varsa meşruiyetleri ve tarafsızlıkları tekrar bu son iki savaşla tartışılır hale gelmiştir. Müslümanlar için bu zaten Bosna savaşında da öncesinde de yaşananlarla kendini göstermişti. Müminler tüm dünyada bu savaşlarda gösterilen izzetli direnişe bir armağan niteliğinde yüzyıllardır ihmal ettikleri infak ve yardım kampanyaları geleneğini de canlandırmış oldular. Ümmet vücudunun bir azasındaki rahatsızlığı fark etmiş, onu kendi azasının rahatsızlığı gibi addetmiştir.
İstanbul, Tebriz, Medine, Diyarbekir, Şam, Bağdat, Gazze ve Beyrut kardeş olduklarını tekrar hissetmişlerdir. Amazon ve Brezilya sokakları ile Şam ve Beyrut sokaklarındaki çocuklar, artık Kudüs’ü ve kendi kurtuluşlarının Petrol-Dolar şeyhlerinin aldatıcı dini ritüelleriyle değil, Selahattin’in, II. Abdülhamit’in, Şeyh Ahmet Yasin’in, Fethi Şikaki’nin ve Nasrallah’ın ( Nasrun minellahın) direniş ruhunda saklı olduğunu anlamışlardır. Adeta tarih dünya Müslümanlarına ve mazlum halklarına şunu göstermiş oldu: Davut(as)’un ruhu tekrar dirildi, zırhlara bürünmüş Golyat’ı bir sapan taşıyla yendi. Çağlar öncesinden vuku bulan bu olay, 2006 Ağustos ve 2009 Ocak ayında, gelip coğrafyamıza umut ve diriliş tohumlarını ekti. Şimdi bize düşen, bu umut ve diriliş tohumlarına bir evladımız gibi bakmak, onu beslemek, yeşertmek ve meyveye durmasını sağlamaktır. Biliyoruz tüm bunlar zor ve cehd gerektiren şeylerdir. Hakkını vererek yürüyeceğimiz bu hak yolda, bizleri bekleyen müminlerin selameti, adaleti tesis edişi iken, kâfirleri ise korku ve hezimet salacaktır. ( Fetih Süresi son ayetleri).
Gözü yaşlı Kudüs’ümüze/ Beyrut’umuza/Bağdat’ımıza Sultan Abdülhamit’in gösterdiği o tarihsel kaygıyı ve hassasiyeti bir nebze de olsa bizlerin bunu esirgemeyeceğimiz dileğiyle…