Nakşibendi Tarikatının ilk kaynağı Raşahât Aynu’l-Hayat adlı kitaptır. Bu kitap, İstanbul’un fethinden 10 yıl kadar sonra, Afganistan’ın Herat kentinde yazılmıştır. Kitabın yazarı Ali b. Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaqî’dir. (1462-1533) yılları arasında yaşayan yazar, bu kitabı Farsça kaleme alınmıştır. Yazar, Ünlü Afganlı bilgin, Molla Câmî'nin bacanağıdır. Kitapta, Nakşi rûhânilerinin biyografilerine yer vermektedir.
Bahâeddin Hazretleri'nin sözleri başkalarının telif ettiği eserler yoluyla günümüze kadar gelmiştir. Bunların başlıcaları Fahreddin Ali Safî'nin Reşehât'ı, Abdurrahman-ı Câmî'nin Nefehât'ı, Selâhaddîn-i Buhârî'nin Enîsü't-Tâlibîn'i ve en önemlisi Hâce Muhammed Pârsâ'nın Risâle-i Kudsiyye'sidir. Parsa (ö. 822/1419) Buhara'nın önemli âlimlerinden biri olup Bahâeddin Hazretleri'nin önde gelen halifelerindendir.
1. Rabbani’nin Mektupları ve risaleleri (hemen hepsi de farsçadır)
2. Halid Bağdadi’nin Rabıta risalesi, divanı ve mektupları.
3. Muhammed bin Abdillah el-Khânî’nin El-Behcetu’s-Seniyye adlı kitabı,
4. Onun torunu Abdulmecid’in, El-Hadaiqu’l-Wardiyya adlı kitabı
5. Muhammed b. Süleyman el-Bağdâdî’nin El-Hadîqatu’n-Nediyye adlı kitabı
Bunlarla birlikte birde Evrad-ı Bahâiyye, Tuhfe ve Silkü'l-Envar Hediyyetü's-Salikin gibi kitaplarda vardır. (12)
TARİKATIN TARİHİ SÜREÇLERİ
Nakşibendîler, Nakşibendi tarikatın tarih boyunca yedi aşamadan geçtiğini ve her aşamada yeni bir isim aldığını ileri sürerler. Bu isimler şöyledir: Sıddıyqıyye, Tayfûriyye, Khuwâcegâniyye, Nakshabandiyye, Ahrâriyye, Mujeddidiyye, Mazhariyye, Khâlidiyye’dir.
(Bk. Muhammed bin Abdillâh el-Khânî, El-Bahja'tus-Seniyye s. 12)
Türkiye de temeli oluşturan başlıca Nakşibendî cemaatleri ve bunların adları:
1) Palulu Şeyh Said ve Cemaati; Aslen Gercüş Becirmanlı olan Şeyh Said en son
yerleştikleri Erzurum ilinin Hınıs ilçesinden hareket ederek Dicle ve Palo ilçelerinde İslami endişeler nedeniyle zamanın devletine karşı isyan bayrağı açmış, Diyarbakır’a kadar bir çok yer ele geçirilmiş, devletin harekete geçirdiği Kürt milislerle isyan bastırılmıştır. 29 Haziran 1925 Pazartesi sabahı 25 yareni ile beraber Diyarbakır’da idam edilmiştir.
2) Arvasiler: Bunlar Kürtleşmiş Arap kökenli, geniş bir Nakşibendî site ailesidir. Politikacı Kamran İnan’ın büyük babası Gaydalı Sıbgatullah Arvasi bu ailenin, Cumhuriyetten önceki temsilcileridir.
3) Tağiler Ailesi: Bitlis’in Norşin ilçesinde kurulan ve 1800’lerin ortalarından beri çok kalabalık bir site olarak varlığını sürdüren bu aile, son yıllarda dağıldı
4) Küfreviler: Bu ailenin şeyh sıfatıyla son temsilcisi Kasım Küfralı ( ya da Küfrevî) idi. Bu şahıs Aslen Siirt’in Şirvan (Eski adıyla Kufra) ilçesinden Kürt kökenli Muhammed Küfrevî’nin torunudur. Şeyh Abdulbaki’nin oğludur
5) İskender Paşalılar: Bunlar, Mehmet Zahit Kotku’nun bağlılarıdır. İlk yıllarda Dağıstanlılar olarak yapılanan bu cemaat, daha sonraları karma bir liberal, muhafazakâr entelektüel çevreye dönüşmüştür. Son yıllarda bu şahsı ve cemaatini Mahmud Esad Coşan temsil etmiştir.
6) Şeyh Said Seyda el-Cezeri. Cizreli Şeh Sayda olarak ünlenen bu şahıs, Güneydoğu’da tanınan Zengân Kürt aşiretine mensuptur. Şu anda onu, İstanbul-Küçükyalı’da oturan oğlu Ömer Faruk temsil etmektedir. Güneydoğuda ve İstanbul’da bir miktar müritleri vardır.
7) Zilanlılar: Bu aileyi, yakın geçmişe kadar Kasım Zilan adında bir kişi temsil ediyordu. Diyarbakır civarında faaliyet gösteren bu şahıs Şeyh Halid-i Zili’nin torunudur. Bir ara İstanbulda’ Sanki yedim Camii eski imamı Mehmet Emin aracılığıyla bir muhit kazanmıştı. Kasım Zilan öldükten sonra, kendisini oğlu Abdülkerim Zeylan temsil etti.
8) Hazinoğulları: Bu aileyi, yakın geçmişte ölen, Muhammet Musa Kâzım temsil ediyordu. Bu şahıs, Arap kökenli Siirt’li Şeyh Muhammed el-Hazin el-Haşimî’nin torunu ve Milis Generali Şeyh Şerafeddin’in’in oğludur. Bu aileye bağlı cemaatin hemen tamamı Kürttür ve çok dağınıktır. Müritleri, daha çok Siirt Bitlis, Ankara, Bursa ve İstanbul’da bulunmaktadırlar.
Kürt Şairi Ehmedê Xanê’nin Nakşibendîlik üzerine düşünceleri
Ehmedé Xané her Müslüman için rehber olacak bir şeyhin ve rehberin olması gerektiğini benimser ve bu görüşünü şu dizelerle dile getirir.
Zani ku nebu murad-i hasıl Bildi ki maksad ve muradına eremezdi.
Bé xilweté xassé şéxé kamil Olmadan kamil bir şeyhi sohbeti
Her fert için bir rehber ve mürşit olmadan kişinin murat ve maksadına ulaşması zordur, der. Onun için muradın gerçekleşmesi ve islamın tadının alınması için kâmil bir şeyh ve mürşide ihtiyaç vardır.
Bununla beraber kâmil şeyhin iyi seçilmesine dikkat edilmesi gerektiğini vurgular ve herkesin mürşit olamayacağını, mürşit olacak kimsenin bazı özellikleri yerine getirmesi gerektiğini söyler. Kamil şeyhin özellikleri dile getirmekten geri kalmaz ve şu dizelerle bunu dile getirir.
Şeyx û sofiti keramet, ilim, xwendin hem emel
Xilwet’e hucre, teriqeta te şeri’et bé xelel
Şeyhlik ve sofulukta keramet ilim, okuma ve amelde bulunmalıdır
Halvetgah hücreye tarikat bozulmamış şeriata uygun olmalıdır.
Ehmedê Xanê Mürşit’in olmazsa olmaz özelliklerini kısa ve öz bir şekilde fakat tam da yerinde dile getirir. Şeyhlikte kerametin önce İslami ilmi öğrenmekle başladığını, okuduklarıyla amel etmesi gerektiğini, tarikatın kesinlikle Allahın kanunları olan şeraite uymasının zorunlu olduğunun üzerine basa basa kesin bir dille anlatır.
İlim, amel ve şeraite uygun olmanın tarikatlar için zorunlu olduğunu söyler. Sapık fırka ve tarikatlardan uzak durulmasını çok açık ve net bir şekilde ortaya koyar. Böylelikle Kürtler arasında tasavvuf ilminin gelişmesini sağladığı gibi Kürtlerin, bazı sapık fırka ve tarikatlar gibi yoldan çıkmalarına ve sapık fikirlerle karışmalarına engel olmuştur. O, ilim amel ve şeraite uygunlukla Kürtler arasında yanlışın yayılmasının yolunu kapatmıştır.
O bu ileri ve isabetli görüşü ile Kürtleri ve gelecek nesillerini yüzyıllar boyunca yanlış düşünce ve fikirlerden korumuş, sapık anlayış ve yaşam tarzlarını Kürtlerden uzak tutmuş, eğitim yuvası olan Kürt medreselerini temiz ve pak İslami düşünce kaynağı olarak kalmalarını sağlamıştır.
İşte âlim ve şeyhlerimizin bu safiyane, samimi ve temiz fikir ve düşüncelerinden dolayı Kürt medreseleri yüzyıllar boyunca hem doğu hem batı da islamın beşiği ve menbağı olarak kalmıştır. Kürt medreseleri yüzyıllar boyunca tasavvuf mürşitleriyle, islam âlimleri ile dünya zerinde Kürtlerin medarı iftiharı olmuş, Kürtleri saf ve temiz islamın savunucuları haline getirmiştir.
Şah-ı Nakşibend ve Bediüzzaman
Risale-i Nur'da ismi zikredilen evliya ve âlimlerden bir tanesi de Şah-ı Nakşibend'dir. Bediüzzaman Hazretleri, "Ümmetimin âlimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir" hadis-i şerifine mazhar olan büyük âlimleri sayarken, Nakşibend (r.a.)'ın ismini de zikreder.
Bediüzzaman Hazretleri, Nakşibendî Tarikatında iman hakikatlerine bağlanma ve dinin farzlarına uymanın temel esaslar olduğunu belirtir. Bunlara binaen, bu tarikatta iman hakikatlerine hizmet en başta gelir. Nitekim İmam-ı Rabbani (r.a.) bu yolu esas alarak;
İman hakikatlerinden bir meselenin inkişaf etmesini binlerle zevke, keramete tercih etmiştir. Kendisinden keramet bekleyenlere verdiği cevabın devamında; bütün tarikatların niha i hedeflerinin, iman hakikatlerinin inkişaf ederek vuzuha kavuşturulması olduğunu belirtmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleri kullanır: "Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylani (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbani (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidilmez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslamiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, ta kırk seneye kadar bir seyr-ü sülûk ile bazı hakaik-ı imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lakayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil.
Bediüzzaman'ın İkazı ve Evrad-ı Kudsiye
Evrad-ı Kudsiye, Şah-ı Nakşibend'in (r.a.) âlem-i manada Peygamber Efendimizden aldığı bir derstir. Bediüzaman Hazretleri; "Münafık düşmanlarımın maddi ve manevi zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar" (Emirdağ Lahikası, s. 129) demek suretiyle onların kudsiyetini güzel bir şekilde belirtirken, diğer yandan çok önemli başka bir hususa dikkat çeker.
“Kulluk, Allah'ın emir ve rızasına bakar ve asıl neticesi, faydaları ahirette görüleceğinden sırf dünyevi maksatlarla yapılan ibadet ve dualar hükümsüz kalır.” Ancak, istenilmeden verilenler ise Cenab-ı Hakk'ın fazlından olup imanın kuvvetlenmesine vesile olur.
Kaynaklar:
(1) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.4, s.458.
(2) Mehmed Zâhid KOTKU,Tasavvufî Ahlâk, Sehâ Neşriyât, c.2, s.190, İstanbul 1991.
(3) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.4, s.458.
(4) Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.85-86, İstanbul 1993.
(5) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.4, s.458.
(6) Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.86, İstanbul 1993.
(7) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.4, s.458.
(8) Mehmed Zâhid KOTKU,Özel Sohbetler, Sehâ Neşriyât, s.364-365, İstanbul 1993.
(9) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.4, s.458-459.
(10) Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.86-87, İstanbul 1993.
(11) TDV İslâm Ansiklopedisi, c.4, s.459.
(12) Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.87, İstanbul 1993.