Ümmet, peygamber algısını en fazla gözden geçirmesi gereken bir süreci yaşıyor.
Yüzyıllardır halkı Müslüman olan ülkelerdeki genel tasavvur, peygamberlik misyonunu anlamak ve yaşamak yerine, fiziki özelliklerde, beşeri yönlerde ve işin ritüel boyutunda tıkanmıştır.Bugün peygamberimizi anma etkinliklerinin kahır ekseriyetinde devraldığımız geleneksel formu devam ettirmek, biraz da manevi bir tatmin boyutunu yaşamak şekline dönüşmüştür.“Gül Muhammed” “Canım Ahmed” tarzındaki yaklaşım, pratiğimize doğal olarak sakal-ı şerif’i teberrükleştirme, ritüelleri kutsama, bir beşer olarak zevklerini örf ve adet merkezli yapıp ettiklerini esas alma ve bunlarda tıkanma gibi bir sürece doğru eviriliyoruz. Asıl sünnet olarak almamız gereken,onun sosyal adaleti, toplumsal duruşu, Rabbiyle iletişimini bu şekilde olayı algılamadığımız takdirde sosyal hayatımızda peygamberimizin taşıdığı evrensel mübarek değerleri öteleme gibi bir sıkıntıyla bizleri baş başa bırakacaktır.
Peygamberler hatta tüm Salih şahsiyetler iki şekilde yaşatılabildikleri gibi iki şekilde de öldürülebilirler. Tabi ki onların asıl yaşamı ve asıl ölümü onların misyonlarının yaşamı veya ölümüdür.
Emevi ve Abbasilerle başlayan kültürel serkülasyon ve Allah korkusunun zayıflaması (takvanın buharlaşması) birçok dinamik ve değerlerimizin makuliyetine ve hikmetine gölge düşürmüştür.
Tarihten beri bir kimlik ve model durumunda olan şahsiyetlere karşı aşırı yüceltmeci veya aşırı indirgemeci tasavvur, beraberinde birçok mağdurları da bir şekilde yaralamıştır. Bu durumun en büyük mağduru İsa Mesih’tir. Pavlus sürecinden sonra özellikle İznik Konseyi ile beraber İsa (as) ‘ın aşırı yüceltilmesi, Allah’ın oğlu olduğu iddia ve nazariyeleri bu yanlış anlayışın en çarpıcı örneğidir. Bu sorun, eski Mısır, İran ve Roma hükümdarlarının hulul şeklinde tanrının ruhunu taşıdıkları ve hatta aile ve sülalelerinin de bu kutsiyeti taşıdıkları anlayışının görülmesi vakıanın tarihsel kökleri açısından bir vahameti ifade etmektedir.
Resulullah efendimizin Allah’ın Resulü fakat aynı zamanda da Abdullah’ın oğlu olduğu gerçeği iyi okunmalıdır.
“O yürüyen Kur’an’dı.” Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bu yüzden Musa Carullah Bilgiev Kuran’ın en iyi anlamamızın yolunun da hepimizden daha çok onu anlayan Resul-i Kerimi tanımaktan geçtiğini ifade eder. Üstad Şah Veliyullah Dehlevi’nin de belirttiği gibi Kuransız Resul anlaşılamayacağı gibi Resulsüz Kur’an da anlaşılamaz. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’i sevgililerin en sevgilisinden gelen bir mektupmuş gibi okuyup anlamanın hassasiyeti ile onunla diyalojik iletişim kurarak anlayıp yaşamalıyız.
Resulullah Efendimizin ahlakı öyle bir Kur’an ahlakıydı ki, Veda Haccında bindiği devenin üzerinde semer değil yırtık bir şilte vardı. Onun üzerinde de 4 dirhem değerinde bir kadife kumaş bulunuyordu. Buna rağmen Rabbinden riyada bulunmama niyazında bulunuyordu…
Eşeğin sırtında kölelerin davetine icabet edecek kadar mütevazi…
Kölelere “kardeşlerim” diye hitap eden bir elçi….
Çocukların biatını kabul eden, onların önünde namaz kılan, onlarla karşılaştığında onlara selam veren bir elçi…
Mekke’nin fethinde on bin kişilik ordusunun başında iffetinden ve hayasından başı devenin sırtına değecek kadar öne eğilmiş bir elçi…
Mekke’nin fetih yürüyüşünde yol kenarında dişi bir köpeğin yavrularını emzirmesini görmesiyle bu fıtri hakkını özgürce yaşayabilmesi için hem ordunun yol güzergahını değiştiren hem de başında iki sahabeyi bekçi bırakabilecek kadar ince ruhlu bir elçi…
Halası Safiye ve kızı Fatıma’ya : “Sizi Rabbinize yaklaştıracak Salih amellerde bulunun. Sakın bana güvenmeyin .” diyebilecek kadar açık yürekli bir elçi…
Hayber kalelerinin karşısında ordusuyla bir gece yarısı ay ışığında hiçbir nefsani arzuyu, hırsı taşımadan ellerini açıp Rabbine dua eden bir elçi…
Mekke’nin fethinde “Ebu Sufyan’ın evine sığınan kurtulmuştur.” mesajıyla örfsel inceliğe vukufiyetini ispat eden bir elçi…
Müslüman bir kadının bir Yahudinin kuyumcu dükkânında şahsiyetinin ve tesettürünün alay konusu olması ve bu kargaşada bir Müslüman esnafın olay yerinde şehit edilmesi üzerine kendi şiarlarına sahip çıkmanın bir peygambere özgü direniş ruhuyla Beni Kaynuka Yahudilerini Medine’den Şam’a sürebilme iradesini gösteren bir elçi…(bugünkü yakıcı başörtüsü sorununa karşı gösterdiğimiz atalet ve rehavet psikolojisine ithaf olunur.)
Cahili istemin egemen güç odaklarına karşı “Bir peygamber zırhını giydiğinde bir daha çıkarmaz.” diyebilme cesaretine sahip bir elçi…
Konuşma özürlüsü bir cariyenin onu çocukken kucağına alıp sevmesini ömrü boyunca en güzel anılarından birisi olarak anabilecek kadar vefalı bir elçi…
Ölümünün son anlarında bile İslam ordusunun Bizans üzerine yürümesi gerektiğini düşünen bir elçi…
Yani oturan bir ümmetin yürüyen bir elçisi..