“Bi eyyi zenbin kutilet” “hangi suçtan ötürü öldürüldüler?” (Kutsal Kur'an)
16 Mart 1988 yani Bahar…
Havanın, suyun ve toprağın rahmine cemre cemre ruhun üflendiği mevsim…
Dirilmek, direnmek ve yeniden dönmek gibi kavramların sözlüklerden arzın sahnesine çıktığı zaman…
Tabiatın yeniden canlanması, uyuyanların uyanması, bekleyenlerin beklediklerine kavuşmasının diğer adıdır ilkbahar…
Tam da bu mevsimde alın teri dökülen tarlalardaki ekinler ifsad edildi…
Anne rahminde uyuyan ceninler büyükleri sayesinde kâbuslar görmeye başladı…
Katıklara zehir bulaştı…
Gelinlikleri kefene dönüşmüş genç kızlar, buruk yüreklerle, yüreklerinden vicdanları sökülen cellatları Allah’a şikayete gidiyorlardı bir ikindi vakti…
Eyvanlarda kadim bir halkın masallarını yeni kuşaklara aktaran yaşlı çınarlar bir bir devriliyordu sokak başlarında…
Ellerinde sigara tabakası cigara saran eller, dumanlarını dertleriyle beraber havaya savuran dudaklar şimdi taş kesilmişti Mezopotamya’nın orta yerinde…
İki büyük dünya savaşından sonra emperyalistler tarafından kapalı kapılar ardında masa başlarında cetvelle çizdikleri haritalarla ve ümmetin başına getirdikleri laik ulusalcı batılı kuklacı yönetimlerle yeni fitne süreçleri oluşturuldu.
1916 Skys-Picot antlaşmasıyla Ortadoğu’da yeni yapay devletler kurulur. Problemli sınırlar çizilir. Bedeli ümmete ağır ödettirilir. 1979 Şatul Arap Savaşı ümmetin ödediği en ağır bedeldir. İran ve Iraktan toplam yaklaşık sekiz yüz bin insan ölür.
Saddam’ın emperyalistler tarafından İran üzerine saldırtılıp,1975 Cezayir Antlaşmasını ihlal ederek savaşı başlatması Amerikan ve Alman silah şirketlerine yeni ticari alanlar keşfedilmiştir. 1991’e kadar 75 Amerikan ve 80’nin üzerinde Alman şirketi Irak’a silah satmıştır.
Halepçe halkının Kürt ve İslami kimliklerinden dolayı İran yanlısı duruşları gerekçe gösterilerek Ali Hasan El-Mecid El-Tigriti komutasındaki 8 mig-23 uçaklarıyla saat 11-14 arası hardal gazıyla ölüm kusar narlarıyla meşhur Kuzey Mezopotamya’nın mazlum kasabasına…
Halepçe ne ilkti ne de son olacak görünürde… Vahiyle fıtratın buluşmasını engellemeye kararlı hakikati inkâra şartlanmış çağımızın nevrotik hasta ruhlu gestapoları, ekini ve nefsi ifsad etmeye, hayatın doğal akışına müdahil olmaya kararlı görünüyorlar. İlahi ve insani sorumluluğu üstlenmeyi müminin birinci vasfı olması gerektiğini düşünmekten aciz ehlileşmiş yığınlar olduğu sürece…
Halepçeli Delila, Kızılderili kardeşleri gibi, zenci kardeşleri gibi, Vietnam, Ruanda, Cezayir, Sıreprenicca, Gazze, Hama, Cenin, Tel-El-Zaatar, Hiroşima, Nagazaki ‘deki kardeşleri gibi toprağı masumca okşamaktan, çağlayı dalından koparma zevkinden İnabe Köyünün yamaçlarında uçurtma uçurmaktan alıkonulmuştur.
İki büyük dünya savaşında ölen elli milyonun üzerinde insanımızın, çeşitli işkence, sürgün ve hastalıklarla öldürülen yirmi milyon civarındaki insan kardeşimizin, Vietnamda öldürülen dört milyona yakın insan kardeşimizin, Cezayir,Gazze, Halepçe, Hama ve bütün İslam dünyasındaki şehit edilen kardeşlerimizin aziz ruhu Ariel Sharon’un, Milosevic’in, Stalin'in, Neron’un, Hitler’in, Saddam’ın vs… tiranların kirli ruhundan hesap soracağı bir güne iman ediyoruz…
Bugün Irak’taki Şii ve Kürtler ciddi bir sınav vermekte… “Emperyalistler için önemli olan stratejik çıkarlarıdır.” İlkesini sağlıklı okuyamamanın bedelini ödeyebilirler. Felluce, Ramadi ve Samarra katliamlarına katılan güçlerle işbirliğini mübah sayan bir duruş sergilemeleri müminin taşıması gereken hikmet ve basiret çerçevesine sığmamakta…
Zulme uğramak, zulüm yapmamızı gerektirecek bir hissiyat zeminine yol açmamalı…
Mezhep ve etnik kimlik çatışmalarını tetikleyen kirli gelişmelere karşı her bir müminin basiretli bir duruş sergilemesi ümmet hassasiyetimiz açısından en iyi korumamız gereken hayati bir durumdur…
Vesselam…