Hz. İbrahim (as)’dan devraldığımız kadim bir ibadetin, eski toplumlarda aşkın yüce bir varlığa bağlanmanın, onu yüceltmenin ifadesi olarak günümüze kadar gelmiştir. Hz İbrahim’in en sevdiği, kendisi için en değerli olan sermayesini Allah’a karşı bağlılığını ve yakınlığını ispat için kurban etme girişimi, kurban sosyolojisi açısından iyi okunması gereken bir ibadettir. Laik/ Hümanist bakış açısının anlamakta güçlük çektiği ibadetlerin başında gelir kurban.
Hakikati inkara şartlanmış odaklar, kimi zaman Hümanist yapay duygularla kimi zaman hayvan severlik ve çevrecilik anlayışlarıyla İslami şiar ve ritüellere karşı tahammülsüzlüklerini sergilemekten geri durmazlar. İslam, Kurban üzerinde tevhidi dünya görüşünün ne denli olmazsa olmaz olduğunu aslında ifade etmektedir. Bizim için en değerli olan neyse onun Allah’a karşı kurban edilmesi gerektiğini ifade eden sembol bir eylemdir kurban.
En değerli besinin, en değerli bir günde en değerli insanlara ulaştırılmasıdır.
İslam’ın her ibadete serpiştirdiği disiplinli mali yapının sınıflar arası uçurumun kaldırılması için atılan ilk adımdır kurban.
Yoksulun dünyasına yaklaşan diğer beni Adem kardeşlerinin bu hayatın değişik yüzüyle karşılaşmasını sağlayan semboller değeri yüksek bir ibadettir Kurban.
Allah’ı merkezde tuttuğumuzun ilanı, Rabbimizle aracısız iletişim kurmanın ispatıdır.
Sosyolojik anlamda kurbanın hikmeti, kurbanın anlam dünyası işlenmeye değerdir., modernizmin, çalışma hayatımızın, kimliklerimizin, özel hayatlarımızın herkesi kendi dünyasında atomize edip telef etme tehlikesiyle yüzleştirdiği günümüzde, kurbanın “yakınlaşma” anlamına gelmesi kurban eyleminin hikmeti açısında dikkat çekicidir. Yakınlaşma anlamına gelen kurbanda kastedilen neyin, neye yakınlaşmasıdır? Yasin Aktay’ın ifadesiyle; “ İnsanın Allah’a, İnsanın insana, ruhun bedene, gaybın şehadete, dünyanın ahirete, ölümün hayata, kimliğin kimliğe, zenginin fakire, yaşlının gence, Türk’ün Kürt’e, Arabın Aceme yakınlaşmasıdır.”
Ne kanın ne de etin, bizi Allah’a ulaştıramayacağı, esas olan bu eylemdeki takvanın Rabbimizle iletişimimizi sağlayacağının ifadesidir.
Kurban, insanoğluna varlık hiyerarşisinin önemini anlatan sembol bir ibadettir. Kur’an’a göre nehirlerin, yıldızların, güneşin, ayın, gecenin ve gündüzün, denizlerin, yerde ve gökte bulunan her şeyin, hayvanların ve bulutların insana musahhar ( emrine amade) kılınması varlık hiyerarşisine delalettir. Bu sünnetullah’ın bir gereği, olması gereken yaratılışın hikmetidir. Eski toplumlarda varlık hiyerarşisinin bozulmasının bedelinin insanlığı ne kadar basitleştirdiği unutulmamalıdır.
İnsana musahhar kılınan tabir yerindeyse “insani hizmete mahsustur” şeklinde algılanması gereken söz konusu bu unsurların, bir kısmı insanoğlunun kendisini onlara karşı tarihsel süreç içerisinde aciz hissettiği varlıklardır. Bu acziyet giderek korkuya, korku tazime, tazim takdise( kutsamaya), takdis tapınmaya dönüşmüştür. Mısırlıların Güneş Tanrısı, Sümerlerin Ay Tanrıçası, Ur’ların Yıldızlara tapmaları, Mısırlıların Nil’e kutsallık yüklemeleri, Mekke Cahiliye toplumunun geceyi “ Şer İlahı” gibi tasavvur etmeleri vs.
Varlık hiyerarşisinin, yani insan ve diğer canlıların veya tabiattaki diğer unsurların Adalet ve Hikmetle durması gerektiği yerde durmasının ihlalinin en tipik örneği Mısır’dır. Eski Mısır’da “Apis Kültü”, Mısır dininde merkezi bir yer işgal eder. Apis öküzü toprağı sürdüğü için kutsaldır, onun alt kademesi olan inek( Hotor) bir alt tanrıdır. Apis rahipleri, mabetlerde bulunan kutsal inek ve öküzlerin hareketlerini, kuyruk sallamalarını, kulak bükmelerini, mölemelerini yorumlayarak koca ülkenin kaderini belirlemeye çalışıyorlardı. Bir anlamda; ineklerin kuyruk ve kulak hareketleriyle ülke savaşa veya barışa yanaşıyor, insanların suçlu olup olmadıkları tespit ediliyordu. O yılın kurak geçip geçmeyeceğini inekler ve öküzler belirliyordu.
İsrailoğullarındaki Samiri’nin altın takılardan imal ettiği Buzağısı da Hotor ( inek Tanrısının bir altıdır) . Bu kevni alemdeki işleyişte özne durumunda olması gereken insanın kendini kendi eliyle nesneleştirmesidir; fakat insana yakışan özne olmaktır. Kurban eyleminde de insana yakışan budur; çünkü insan kâinatın ruhudur. Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Diğer canlıların ona musahhar kılınmasını anlamamak basit, seküler ( Dünyevileşen) bir mantığın ürünüdür. İslami şiarlara karşı art niyetli kimi çevrecilerin ve hayvan severlerin, kurban ibadetini anlamamaları bundandır.
Kurban, en temel anlamda insanın başta Allah’a, kendisine, tabiata, canlıya, cansıza karşı yabancılaşmanın önüne geçmek için gerekli görülmüş bir ibadettir. Modern insanın kendine bile yabancılaşmayı, uzaklaşmayı, özelleşmeyi bir meziyet gibi algılamasına karşı sosyalleşmeyi ve insanı sorumluluk alanına çekmeyi gerekli gören bir eylemdir.
“ Bir şeyi Allah adına yapmanın” bir kimlik ve sorumluluk izharı anlamına geldiği, insanın varlıklar arasında ayrıcalıklı yerinin olduğunun ifadesidir. Günümüz Müslümanı, bu konuda İbrahim’in İsmail’i kurban etmesini sağlıklı bir zihinle anlayamama / okuyamama sorunu yaşamaktadır. Bizim İsmail’imizin ne olacağı sorusuna karşılık veya Filozof Şeriati’nin deyimiyle; “ Senin İsmail’in kim?” sorusuna karşılık, onun deyimiyle ; “ Ancak bunu sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum; ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar bir şey olmalı! Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeyi engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte, senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın.” Mina’daymışsın gibi İsmail’ini kurban etmeye hazır olmalısın.