Zamana karşı eriyen ömrümüzü kurtarmaktan aciz halimizle bu acziyetimizi anlık rehavetlerle unutmaya çalışmak, her bir yeni takvimin başında tekrarlamayı bir kültüre dönüştürdük ne yazık ki... Modern insanın, geçirdiği her yıla üzüleceğine, ulaşabildiği her yıla sevinmesi, garip bir psikolojiyi sorgulamayı gerektirecek bir gerçekliktir. Geçirdiğimiz her yıl, her ay, her gün,her saat ve her saniye bizim kıyametimizi yakınlaştırıyorsa, bizi sevdiklerimizden, güzelliklerimizden, imkanlarımızdan bizleri uzaklaştırıp, beşeri çapımızı,tasavvur çerçevemizi zorlayan gizemli bir dünyaya davet anlamına geliyorsa, bu boyutun üzerinde yoğunlaşmamız fıtraten en olması gereken değil midir?
Bizde emanet olarak duran ve bu emanetin hakkını vermenin bizleri nasıl bir sorumlulukla karşı karşıya getirdiğini kavramak ve bunun gereğini yapmak, insan kimliğine en yakışan duruş olduğunu düşünüyoruz.
Modern toplumların, başlarındaki ifsad edicilerin de katkısıyla, kendi gerçeğimizi daha iyi görmemizi sağlayabilecek ortam ve şartları hayra dönüştürmeye yönelik çabalar içerisine girme yerine, takvimsel veya tarihsel açıdan önemli günlerin, insanın mübarekliğine halel getirecek bir tarzda karnaval kültürü şeklinde kutlamaya dönüştürmeleri, ekini ve nesli ifsad etmektedir.
Hz. İsa, yılbaşı gecesinde başını kaldırıp, Avrupa başkentlerinin halini görseydi, kendini nasıl hissederdi acaba? Herhalde aklına ilk gelen ifsada karşı, fıtrata aykırılığa karşı verdiği bedel olurdu. Bir de Kuran’da en çok övülen annesi Meryem’in iffeti…
Sömürmekle semizleşen Batı toplumu psikolojik bir mustağnilikle dini alanı bile bir karnaval formu içinde ifade etmekten çekinmemektedir.. Her yıl bu iş çılgınlığa vardırılmakta. Bu form, kimi alanlarda popüler kültüre dönüşmekte, özellikle doğu ülkelerine paket olarak sunulmaktadır. Domates festivallerinden tutun azgın boğalarla yarışma etkinliklerine kadar yılbaşı kutlamalarından tutun, neredeyse bir din gibi algılanan futbol maçlarına kadar, insanlık ile fıtri değerler arasında sorun çıkarmaya yönelik sistematik eylemlilikler ve etkinlikler her gün daha vahim bir hal almaktadır.
Ulusal basınımızda çıkan yılbaşı gecesindeki son taksim görüntüleri bu vahametin ne ilk ne de son fotoğrafıdır. Laik batılı cephe, toplumun mayasına ruh katan, asalet katan,örf, iffet ve İslami değerler açısından can sıkıcı manzaraları “biz de bir şeyler başarmışız “hoşnutluğuyla, keyifle izlemişlerdir herhalde. Bu manzaralar tabii ki, Konya’yı, Sivas’ı, Bingöl’ü, Kastamonu’nun köylerini yani Anadolu’yu yansıtmıyor olabilir, fakat en azından yakıcı yozlaşmanın ayak sesleri olarak görmeliyiz.
Takvimlerin tükenişinde ulus devletlerin bizlere dayattığı şenlik anlayışı, aslında bizlere sayısız ibret tablolarını unutturmaya yönelik sanal tesellilerdir. Vicdanları donduran, ruhları öldüren ve buna karşılık nefisleri azdıran sanal teselliler…
Her geçen yıl demek, tanıdık bazı simaların aramızdan kaybolması demektir. Her geçen yıl büyüyen, olgunlaşan çocuklarımızın bize yüklediği sorumluluklarla yüzleşmemiz demektir. Onlara karşı yapmamız gereken somut katkıların daha da belirginleşmesi demektir. Ağaran saçlarımızın kulağımıza usulca hayatın hakikatlerini fısıldaması demektir. Naciz bünyelerimizin sinsi bir hastalığa karşı yenilme riskinin artıyor olması demektir. Takvimden düşen her bir yaprağa sevinme anlamına gelen etkinlik ve kutlamaların bir şenlik/şölen/karnavala dönüştürülmesi, ancak modern insanın kendi yakıcı gerçeklerinden kaçmasıyla açıklanabilir. Tenlerin hazzına dayalı zevk anlayışının merkezde tutulmaya ve bize dayatılmaya çalışıldığı bir süreci yaşıyor/geçiriyor olmamız iffet sınavımızın ne kadar da çetin olduğunu gösteriyor.
Bir mümin için her önemli tarih ve takvim bir muhasebe ve muhakemeye vesile olmalı. Dünümüzü ve yarınımızı insani ve fıtri olana dair nasıl hayra dönüştürebiliriz üzerinde yoğunlaştırmamız gerekiyor. Müslümanca şiarlarımızı hayatın içinde daha nasıl anlamlı hale getirebiliriz’e dair toplumsal, örfsel ve kültürel kodlarımızda ayrıca önemsenen gün ve gecelerin müslümanca değerlendirilmesi gerekiyor. Bu hassasiyetimizi sadece takvimsel anlamda değil mekânsal anlamda da koruyabilmeliyiz. Belli bazı yatırların üzerinde yapılan ziyaretlerle şenlik ve şölene dönüştürülen ve ritüel anlamında İslam nokta-i nazarında bir cürüm gibi işlenen ve islamın ruhuyla hiçbir şekilde bağdaşmayan etkinlikler de samimiyetle ve cesaretle sorgulanabilinmelidir.
Heva ve heveslerimizin tahrikleriyle kendi nefsimize hoş gelen törensel ve ayinsel etkinlikleri meşrulaştırıcı fetvalar bulmak, günümüz “kapıkulu uleması”’nın cüretkâr tutumları sayesinde hiç de zor değildir.
Modernitenin bütün cazibeli ve albenili zevk-u sefasına karşı, Allah’ın müsaade ettiği hikmetli ölçüler çerçevesinde yerel, folklorik ve sanatsal zenginliklerle bir eğlence kültürünün,mantığının ve formunun oluşturulması ve gündemleştirilmesi elzemdir. Tabii ki bir insan olarak duygularla mücehheziz. Eğlenmesi gereken yerde iffetimizle eğlenmek, Allah’ın bize verdiği bir hak olduğu kadar ruh sağlığımız ve dengemiz açısından da önemsememiz gereken bir durumdur.
Sanırım yarınlarda arayacağımız en önemli şey, çocuklarımızın iffetlerini koruyarak hayatın zevklerinden de nasıl istifade edebilecekleridir. Bütün cahili sembol ve ritüellerden arınarak tabii ve fıtri zevklerini merkezde tutan soylu bir duruşu sergileme sınavını nasıl verebilecekleridir. Magazin kültüründen ne kadar az etkilenebilecekleridir. Vesselam…